Eskişehir Jeotermal Tartışması Büyüyor: Bağımsız Bilimle Gündem Yükseliyor ve Halkın Sağlığı İçin Uyarılar Artıyor
Eskişehir’in çeşitli ilçelerinde planlanan jeotermal enerji projeleri, kent halkının gündeminde derin tartışmalara yol açıyor. Derinlemesine bir değerlendirme gerektiren bu konunun merkezinde, potansiyel çevresel riskler, hidrojen sülfür gazı salınımları ve yeraltı suyu ile toprağa sızabilecek ağır metallere karşı alınması gereken önlemler yer alıyor. Yerel sivil toplum örgütleri ve bilim insanları, projelerin tek başına “yeşil enerji” olarak lanse edilmesine rağmen, denetimsiz uygulamaların ekosistem üzerinde yaratabileceği zararları göz ardı etmemek gerektiğini vurguluyor. Özellikle Mahmudiye ilçesi Fahriye Mahallesi ile Sarıcakaya ilçesindeki Düzköy, Laçin ve Beyköy mahallelerinde planlanan JES projeleri için ÇED kararlarının nasıl alındığı, hangi çevresel etki hava ve su dengesini tehdit ediyor, ve halk sağlığına olası etkileri üzerinde odaklanılıyor. ESÇEVDER Başkanı Sadık Yurtman, bu konuyu sadece teknik bir inşaat projesi olarak görmek yerine, bölgenin iklimi, tarımı ve yer üstü su kaynaklarını da kapsayan bir ekosistem meselesi olarak ele alıyor.
Projelerin ÇED süreçleri, bağımsız bilim insanlarının katkılarıyla yeniden ele alınmalı ve kümülatif etkiler de hesaba katılmalıdır. Aydın bölgesindeki örnekler, hidrojen sülfür gazı salınımı ile hava kalitesinin bozulabileceğini, tarım arazilerindeki ağır metallerin toprak verimliliğini düşürebileceğini ve su kaynaklarını kirletebileceğini gösteriyor. Bu bulgular, Eskişehir havzasında da benzer risklerin var olduğunu işaret ediyor. Sondaj kuyuları ve sıcak su buharı akışlarının yerel mikro iklim üzerinde yaratabileceği etkiler; nem oranında artış, tarımsal hastalıkların yayılma hızı ve doğal yaşam üzerinde baskılar şeklinde kendini gösterebilir. Halk sağlığı açısından en kritik meselelerden biri, temiz içme suyu rezervlerinin korunmasıdır. Sondajlar sırasında ortaya çıkabilecek kontrolsüz kuyu püskürmeleri, tarım topraklarına ve yüzey sularına sıçrayabilecek sıcak akışkanlar nedeniyle çevreye zarar verebilir. Bu nedenle, yeraltı suyu kaynaklarının kirlenmesini önlemek için gelişmiş izleme sistemleri, sıkı mühendislik standartları ve anında müdahale kapasiteleri gereklidir. “ÇED Gerekli Değildir” kararları, bu tür projelerin potansiyel etkilerini tamamen ortadan kaldırmaz; aksine, yaklaşık bir risk tablosu sunar ve bağımsız süreçlerle güçlendirilmiş denetim mekanizmalarını, toplum katılımını ve bilimsel öngörüleri zorunlu kılar. Bir diğer önemli boyut ise kümülatif etki değerlendirmesinin eksiksiz yapılmasıdır. Bölgesel ve uzun vadeli etkilerin tek tek projelerin dahil edilmesiyle hesaplanması gerekir; çünkü her bir JES veya sondaj çalışması, hava, su ve toprak sistemlerinde bir araya geldiğinde, toplam yükü artırabilir. Bu nedenle, yerel yönetimler ve kamusal kurumlar, bağımsız araştırmacılarla işbirliği içinde somut veri ve raporlar talep etmeli; projelerin planlama aşamasında, risk kabul edilebilirlik sınırlarını aşmaması için net kriterler konulmalıdır. Toplumsal katılım da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Halkın, sivil toplumun ve akademinin ortak çalışmasıyla gerçekleştirilecek paydaş toplantıları, olası riskler, güvenlik önlemleri ve olası ekonomik faydaların dengeli bir şekilde konuşulmasını sağlar. Böylece, yeşil enerji hedefi ile çevre ve sağlık arasında bir denge kurmak mümkün olabilir. Yurtman, açıklamasını şu sözlerle sonlandırıyor: “Doğanın geri dönüşü yoktur. Toprağımıza, suyumuza ve geleceğimize sahip çıkalım.” Bu çağrı, yalnızca Eskişehir için değil, Türkiye’nin enerji politikalarının daha şeffaf, sürdürülebilir ve topluma duyarlı bir yön kazanması gerektiğini hatırlatıyor.