Külleren Diliyle Hazır mıyız: Sahnenin Işığında Yeniden Doğuşun Manifestosu
İstanbul’un kalbinde, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde 2026-2027 repertuarını tanıtan basın toplantısı, yalnızca bir program duyurusu değil, bir umudun ve birlikte yaratmanın ritmi oldu. Basına ve kültür-sanat camiasına yönelen bu buluşma, Şehir Tiyatroları’nın yalnızca oyunları değil, bir toplumu canlı ve dinamik tutan bir dayanışma ağını da bir araya getirdi. Ayşegül İşsever’in çağrısı altında toplanan heyet, yeni sezona dair kritik düşünceleri paylaşırken, izleyicinin yolunu aydınlatan bir yol haritası kurdu. Hazır mıyız? mottosu, sadece bir sezon açılışı değil; değişimin, belirsizliklerin ve yeniliklerin karşı karşıya geldiği bir çağda tiyatronun dirençli kalabilme gücünü simgeliyordu.
İlk konuşmada, tiyatronun geçmişine saygı duruşu ile birlikte, gelecek adına cesur bir vizyon ortaya kondu. Gösteri öncesi sahnenin ışıkları sönmezken, sahne gerisinde çalışan ekiplerin güneş gibi enerjisi, hem fiziksel güvenliği hem de sanatsal güvenin sigortası oldu. Dört sezondur kırılmayan bir bağla ilerleyen bir ekip duygusu, bu toplantıda da kendini gösterdi: her bir kişinin emeği, sahnede görünen başarıyı mümkün kılan görünmez zincirlerdir. Bu yaklaşım, yeni sezonda üretilecek köprülerin temelini oluşturan bir inşa süreci olarak yankılandı.
Yeni sezona dair konuşmalar, sadece oyun adaylarına ve prodüksiyon planlarına odaklanmakla kalmadı; aynı zamanda bir toplumun sahnelenmesi felsefesine dönüştü. Köşebaşı adlı projenin heyecan verici atlayışı, Ahmet Kutsi Tecer’in mirasının yeniden bir araya gelmesiyle, geçmişi bugüne taşıyan bir anlatı olarak sahneye kondu. Köşebaşı’nın sahneye çıkması, yalnızca bir oyun değil; mahalle dokusunun, komşuluk bağlarının ve insan ilişkilerinin tiyatrona taşıdığı sıcak bir davet olarak oldu. Bu, tiyatronun toplumsal hafızayı canlı tutabilme gücünün en somut örneğiydi.
Programme odaklı konuşmalar, yeni oyunların derinliğini de ortaya koydu. Hayalî’nin Hayali, Burçak Çöllü’nün yazdığı ve Yiğit Sertdemir’in yönettiği eserin, Ali Mert Yavuzcan ve ekip tarafından can bulması, izleyiciyi geçmişle bugün arasında duygusal bir köprüye taşıyordu. Köşebaşı ile birlikte sahneye konulacak olan Üç Kuruşluk Opera, Dönemeç ve Öfke gibi oyunlar, yalnızca eğlence sunmakla kalmayıp, tarihsel ve toplumsal dönüşümlerin iç içe geçtiği zengin bir sahne dilinin kapılarını aralıyordu.
Bu birliktelik, sadece sahne önündeki performansları değil, sahne arkasındaki susturulmaz dinamizmi de öne çıkarıyordu. Başdramaturg Dilek Tekintaş’ın altını çizdiği gibi, bir tiyatro yapısının canlılığı, sürekli yenilenmesi ve toplumsal değerlerle olan bağını güçlendirmesiyle ölçülür. Köşebaşı projesinin 1940’lı yıllardaki mahalle yaşamını yansıtarak bugünle buluşması, mahalle kültürünün ve insani değerlerin zamana meydan okuma gücünü hatırlatıyordu. Bu bağlam, tasarım, yönetim ve oyunculuk disiplinlerinin uyumlu bir dansla ilerlediğini gösterdi.
Oytun Askeroğlu’nun açıklamaları, sezonun teknik ve sanatsal kadrolarını güçlendirme çabasını öne çıkardı. Sahnelerin güvenliği ve mekanik-ambiyans iyileştirmelerinin ötesinde, sürdürülebilirlik ilkesiyle hareket etmek de yeni hedefler arasındaydı. Güneş enerjisi ile elde edilen %44 enerji tasarrufu, Sıfır Atık Yönetim Sistemi ve ISO 9001:2015 Kalite Yönetimi belgelendirme süreçleri, tiyatronun yalnızca bir sanat kurumu değil, çevresine ve gezegenine karşı sorumluluk taşıyan bir kurum olduğunun göstergesiydi. Bu yaklaşım, sahne üretiminin ekolojik bir farkındalıkla yürütülmesi gerektiğini hatırlatırken, izleyiciye de bir örnek sunuyordu: Sanat, sürdürülebilirlikle buluştuğunda daha anlamlı ve kalıcı olur.
Mahir Polat ise, 1914’te kurulan bu tiyatronun yıllar içindeki değişimini anlatarak, geleceği öngörülebilir kılmanın zorluklarını ve gerekliliğini vurguladı. Repertuvarın planlanması, yeni sahnelerin açılması ve turne programlarıyla, tiyatronun ulusal ve uluslararası arenada nasıl bir güç olduğunu gösterdi. Polat’ın sözlerinde, tiyatronun tarihsel zenginlikleriyle bugün arasındaki köprülerin nasıl kurulduğu ve geleceğe nasıl taşınacağına dair net bir vizyon vardı. Bu, sadece farkındalık yaratmakla kalmayıp, izleyicinin güvenini pekiştirdi ve sanat kurumunun toplumsal sorumluluk yükünü hatırlattı.
2026-2027 tiyatro sezonunun öne çıkan oyunları listesi, hayal gücüyle gerçekliği harmanlayarak izleyiciye yeni deneyimler vaat ediyor. Hayalî’nin Hayali, Köşebaşı, Ketçaplı Spagetti gibi çocuk ve aile odaklı yapımlar, farklı yaş gruplarını kapsayacak şekilde tasarlandı. Yetişkinler için Üç Kuruşluk Opera, Dönemeç ve Öfke gibi oyunlar, tarihî ve toplumsal bağlamları dramatik bir dille işlerken, oyuncu kadrolarının çeşitliliğiyle sahneye zengin bir renk getiriyor. Ayrıca Sinderella ve Kirkacı gibi eserler, klasik masal ve modern tiyatronun birleşim noktalarını keşfetme imkanı sunuyor. Bütün bu programlar, dünyanın hızla değiştiği bir dönemde tiyatronun toplumsal hafızayı canlı tutan, insanların duygularına dokunan ve onları ilhamla dolduran bir güç olduğunu hatırlatıyor.
Görüştüğümüzde, toplantının ruhu, “hazır mıyız” sorusunun ötesine uzanıyor ve tiyatronun bir gelecek kurma girişimi olduğunu gösteriyordu. Her oyunun arkasında duran yaratıcı ekipler, sahne tasarımcıları, kostüm ustaları ve sahne arkası teknisyenleriyle birlikte, izleyiciyi hayran bırakan bir deneyim için çalışıyor. Bu süreç, yalnızca bir sezonun açılışı değil; 112 yıllık bir hafıza üzerinde yükselen bir yenilenme manifestosu olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda, 2026-2027 sezonu, bir tiyatro topluluğunun geleceğe güvenle bakmasını sağlayan, ilham veren ve toplumsal bağları güçlendiren bir yol haritası olarak öne çıkıyor.